Aşırı yağışlar, seller ve sıcak hava dalgaları gibi iklim krizine bağlı hava olayları tüm dünyayı etkisi altına almaya devam ediyor. Ancak kıtalar arası iklim tehditleri benzer görünse de, toplumların bu krizleri yaşama ve göğüsleme biçimleri yerel dinamiklere göre büyük farklılık gösteriyor. Uzmanlar, gelecekte iklim direncini artırmanın yolunun, gelişmiş teknolojileri doğrudan ihraç etmekten değil, bu teknolojileri yerel topluluklarla birlikte, bölgenin gerçeklerine uygun şekilde “birlikte tasarlamaktan” (co-design) geçtiğini belirtiyor.
Birleşmiş Milletler Afet Riskinin Azaltılması Ofisi (UNDRR) verilerine göre, 2000 yılından bu yana dünya genelinde 7 bin 348’den fazla büyük afet kaydedildi. Bu afetler 4,2 milyar insanı etkilerken, yaklaşık 2,97 trilyon dolarlık ekonomik kayba yol açtı.
Ancak iklim krizi sınır tanımayıp tüm kıtaları benzer şekilde vursa da, ülkelerin bu felaketleri yaşama, göğüsleme ve hayatta kalma mücadeleleri tamamen farklı. Bugün iklim diplomasisi ve teknoloji dünyası kritik bir soruyu tartışıyor: Gelişmiş ülkelerin milyar dolarlık teknolojik çözümleri, Küresel Güney’de neden hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor?
Tokyo Üniversitesi ve Avustralya Ulusal Üniversitesi uzmanlarının Japonya ve Peru üzerinden yaptığı son analizler, iklim krizine karşı üretilen çözümlerin “kopyala-yapıştır” mantığıyla çalışmayacağını gözler önüne seriyor.
Afet yönetiminde süper güç: Japonya modeli
Fırtınalar, depremler ve sellerle yaşamayı erken yaşta öğrenen Japonya, bugün dünyanın en gelişmiş Erken Uyarı Sistemlerine (EWS) sahip. Yapılan araştırmalara göre, afetlerden sadece 24 saat önce yapılan isabetli bir uyarı, can ve mal kayıplarını %30 oranında azaltabiliyor.
Japonya bu başarıyı üç temel üzerine kurdu:
1. Teknolojik gelişmişlik: Nesnelerin İnterneti (IoT) cihazları, sensörler, uydular, süper bilgisayarlar ve hidro-meteorolojik gözlem ağları.
2. Güçlü kurumsal koordinasyon: Japonya Meteoroloji Ajansı ile yerel yönetimler arasında saniyeler içinde işleyen veri akışı.
3. Yüksek toplumsal refleks: Yerel düzeyde yürütülen ve halkın hazırlık bilincini artıran BOSAI (Afet Önleme) eğitimleri.
Ancak Japonya’nın kapsamlı altyapısına göre şekillenmiş bu varsayımlar, El Niño kaynaklı aşırı hava olayları, ormansızlaşma ve hızlı buzul erimesi gibi ciddi iklim krizleriyle mücadele eden Peru gibi Küresel Güney ülkelerinde her zaman karşılık bulmuyor.
Japonya’nın çözümü Peru’da neden çalışmıyor?
Geçtiğimiz aylarda Japonya’nın Peru Büyükelçiliği tarafından düzenlenen BOSAI İş Semineri, iki ülkenin uzmanlarını ve şirketlerini bir araya getirdi.
Görüşmelerde, teknik olarak hidrolojik sorun aynı olsa bile, altyapı, bakım kabiliyetleri, kurumsal sistemler ve sosyal gerçekler hesaba katılmadan iklim direnci projelerinin başarılı olamayacağı sonucuna varıldı.
Uzmanlar durumu net bir dille özetliyor: “İhtiyacımız olan şey daha hassas sensörler üretmek değil; istikrarsız altyapıya, zayıf internet şebekesine ve kısıtlı bakım imkanlarına dayanabilecek yerel sistemler tasarlamaktır.”
Japonya ve Peru deneyimleri, iklim direncinin geliştirilmesine yönelik üç temel ders ortaya koyuyor.
Bunlardan ilki, gelişmiş teknolojilerin tek başına yeterli olmadığı. Elektrik, iletişim altyapısı, kurulum koşulları ve bakım kapasitesi, erken uyarı sistemlerinin uzun vadeli başarısını doğrudan etkiliyor.
İkinci olarak, dayanıklılık yalnızca cihazlara değil, güçlü kurumlara da bağlı bulunuyor. Sensörler, veri platformları ve tahmin modelleri ancak güvenilir karar alma mekanizmalarıyla bütünleştiğinde etkili sonuç veriyor.
Üçüncü ve en önemli ders ise iklim uyumunun teknoloji transferi değil, ortak tasarım süreci olarak ele alınması gerektiği. Amaç, bir ülkede geliştirilen sistemi başka bir ülkeye taşımak değil; çevresel, toplumsal ve kurumsal koşullara uygun çözümleri yerel topluluklarla birlikte geliştirmek olmalı.
Bu nedenle iklim direncinin geleceğinin, sınırlar ötesine teknoloji ihraç etmekten çok, yerel topluluklarla birlikte tasarlanan ve bulundukları coğrafyanın ihtiyaçlarına göre geliştirilen çözümlere bağlı olacağı belirtiliyor.
Kaynak: