‘’Rights of Nature’’ (Doğa Hakları), ekosistemlerin, yaban hayatının ve Dünya’nın var olma, evrimleşme ve yenilenme gibi temel haklarına sahip yaşayan varlıklar oldukları anlayışını geliştirmeyi amaçlayan bir oluşum.
Hukuki haklar, çoğu yönetim sisteminde en yüksek koruma seviyesini temsil ediyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde, insanlar ve diğer canlılar/varlıklar, tıpkı şirketlerin ifade özgürlüğü hakkı gibi yasal olarak korunabilir haklara sahip.
Çoğu hukuk sistemi ise doğayı, insanların sahip olup kullanabileceği ve yok edebileceği, haklardan yoksun bir meta olarak görüyor. Bu da demek oluyor ki; yasalar, fil ve kel kartallar gibi canlıları, ormanları ve mercan resifleri gibi yaşamı sürdüren ekosistemleri, mikrodalga fırınlar ya da otomobiller gibi eşyalardan farksız bir şekilde değerlendiriyor. Doğa hakları hareketinin savunucularına göre, bu düşünce biçimi son derece yanlış ve aynı zamanda bilimsel olarak da hatalı.
Doğanın bir parçası olan insanlar hayatta kalabilmek için ekosistemlere bağımlı. Yediğimiz yemekten içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya kadar herşey doğaya bağlı. Ormanlar, nehirler ve diğer biyomlar, insan yaşamının gelişmesi için gerekli koşulları sağlıyor. İnsanlar her zaman çevreyi şekillendirdiği gibi, çevre de onları şekillendiriyor.
Doğa hakları savunucuları, çoğu toplumun bu temel gerçeği unuttuğunu, bunun da kendi iyilik hallerine zarar verdiğini ve sonuç olarak varlıklarını tehdit ettiğini söylüyor.
2006 yılında, sanayi kirliliğinden zarar gören, kırsal ve muhafazakar bir Pennsylvania kasabası, dünyanın ilk doğa hakları kararını kabul etti. O günden bu yana, Ekvador, İspanya, Bolivya, Kolombiya, Panama, Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri ve Uganda gibi birçok ülke, doğanın haklarını tanıyan mahkeme kararları aldı veya ulusal ya da alt ulusal düzeyde yasaları kabul etti.
Bu yasaların arkasındaki savunucular, doğanın haklarına saygı gösterildiği takdirde bundan en büyük faydayı insanların göreceğini savunuyor.
Doğa hakları yasaları ve çevre mevzuatı arasındaki farklar
İnsanlık tarihine baktığımıza çevre hukuku genç bir alan. ABD’de çevre hukuku büyük ölçüde 1960’ların sonlarında, sanayileşmenin yol açtığı kitlesel kirliliğe tepki olarak gelişti.
Karar vericiler, insan faaliyetlerini düzenlemek ve sanayinin insan sağlığı üzerindeki etkilerini sınırlamak amacıyla Temiz Su Yasası (Clean Water Act) ve Zehirli Maddeleri Kontrol Yasası (Toxic Substances Control Act) gibi düzenlemeleri yürürlüğe koydu. Bu yasalar, kirliliğin azaltılmasında önemli ölçüde etkili oldu. Ancak doğa hakları savunucuları, bu geleneksel yasaların bugün karşı karşıya olduğumuz iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve kitlesel kirlilik gibi ciddi çevre sorunlarını durdurmada yetersiz kaldığını savunuyor.
Doğa hakları savunucuları, geleneksel çevre yasalarının temel bir açmazı olduğunu; bunların kirliliği engellemekten ziyade, belli sınırlar içinde meşrulaştırmak için uygulandığını belirtiyor.
Bu yaklaşım, iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı ve kitlesel kirlilik gibi günümüzün en büyük çevre sorunlarını önlemede yetersiz kalıyor.
Doğa hakları yasaları, çevreye bakışı kökten değiştiriyor. Bu yaklaşımda ekosistemler, yaban hayatı ve Dünya’nın kendisi, yaşayan varlıklar olarak görülüyor ve en yüksek düzeyde yasal korumayı hak eden, doğuştan haklara sahip öznelermiş gibi ele alınıyor. Bu yasaların merkezinde, ekosistemlerin bütünlüğünü korumak ve sürdürmek yer alıyor.
Rights of Nature (Doğa Hakları) yasası henüz genç bir alan
Doğa Hakları yasalarının geçerli olduğu çoğu ülkede, bu yasaları uygulamaya koymayı amaçlayan davalar henüz görülmüş değil. Ayrıca, doğa hakları yasalarının hepsinin aynı olmadığı da unutulmamalı. Yasaların yazılış biçimi ve tanınan haklar arasında geniş bir çeşitlilik bulunuyor.
Doğa hakları yasaları nasıl uygulanıyor?
Ağaçlar ve vahşi hayvanlar doğrudan mahkemeye gidip davalarını savunamayacağı için, Doğa Hakları yasaları, ekosistemlere ve türlere, tıpkı şirketler, iş ortaklıkları, işletmeler ve sivil toplum kuruluşları gibi, bir vekil aracılığıyla kendi hakları adına yasal işlem yapabilme imkanı tanıyor.
Bu durum, ‘’hukuki kişilik’’ adı verilen köklü bir kavram aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Bu hukuki yapı, genellikle işletmelerin sözleşme yapmalarına, dava açmalarına, dava edilmelerine, mülk sahibi olmalarına ve özellikle anonim şirketlerde hissedarların sorumluluğunu sınırlamalarına olanak tanımak için kullanılıyor.
Bu hareketi kimler destekliyor?
Yerli halklar, bu hareketin ön saflarında yer alıyor.
Birçok Yerli kültürü dünya görüşü olarak; insanların doğanın bir parçası olduğunu ve diğer canlılara karşı sorumluluk taşıdığını savunuyor. Bu düşünce yapısı Doğa Hakları hareketinin temelini oluşturuyor.
Yerli topluluklar, kültürlerini yok etme ve onları topraklarından koparma amacı güden sömürgecilik ve diğer girişimlerle uzun yıllar boyunca karşı karşıya kaldı. Bugün, birçok Yerli topluluğunda insanlar, su ve toprak savunuculuğu yaptıkları için hala taciz ediliyor, saldırıya uğruyor ve bazen öldürülüyor.
Yerli halklar, hareketi ilerleten birçok yasa ve mahkeme kararının arkasında da yer almaya devam ediyor. Yeni Zelanda’da, Māori halkı ulusal hükümetle bir anlaşma için mücadele etti ve bunun sonucunda bir nehir, milli park ve dağlar hukuki kişilik kazandı.
Kuzey Amerika genelinde, birçok Yerli ulusu doğa hakları yasalarını kabul etti.
Peru’da, bir Yerli kadınlar koalisyonu, on yıllardır petrol endüstrisi tarafından ağır şekilde kirletilen Marañón Nehri ekosistemine haklar kazandırdı.
Rights of Nature yasalarına yönelik eleştiriler neler?
Hareketin en büyük karşıtları, inşaat sektöründen, sanayi tarımı ve diğer kirletici endüstrilerden ve bu çıkar gruplarıyla bağlantılı siyasilerden geliyor.
Bu karşıtlar, doğaya daha yüksek bir koruma seviyesi tanınmasının kalkınmayı engelleyeceğini ve davaların patlamasına yol açacağını savunuyor. Ancak pratikte, bu durum yaşanmadı. Dava açmanın önündeki engeller, avukatlık ücretleri gibi yüksek maliyetler, oldukça fazla.
Bu yasalar, doğal kaynakları sürdürülemez yöntemlerle çıkarıp para kazanan endüstrilerin ve işletmelerin kısacası sermayenin çıkarlarını tehdit ediyor.
Kaynak: