Dünyaca ünlü doğa belgeselcisi Sir David Attenborough, 99 yaşında olmasına rağmen Londra’nın çoğu zaman fark edilmeyen yaban hayatının izini sürmek için yeniden kameraların karşısına geçti. BBC için hazırlanan Wild London belgeselinde David Attenborough, metroya binen güvercinlerden parklarda dolaşan tilkilere kadar kentin beklenmedik sakinleriyle buluşuyor. Attenborough’nun kendi şehrinin gizli doğasını keşfe çıktığı bu alışılmadık derecede kişisel
Dünyaca ünlü doğa belgeselcisi Sir David Attenborough, 99 yaşında olmasına rağmen Londra’nın çoğu zaman fark edilmeyen yaban hayatının izini sürmek için yeniden kameraların karşısına geçti. BBC için hazırlanan Wild London belgeselinde David Attenborough, metroya binen güvercinlerden parklarda dolaşan tilkilere kadar kentin beklenmedik sakinleriyle buluşuyor. Attenborough’nun kendi şehrinin gizli doğasını keşfe çıktığı bu alışılmadık derecede kişisel ve samimi yapım, yalnızca şehirdeki yaban hayatını görünür kılmakla kalmıyor; şehirlerin geleceğinin doğayla birlikte düşünülmesi gerektiğine dair güçlü bir hatırlatma yapıyor. Yeşil alanların, parkların ve korunan habitatların birer ayrıcalık değil, sağlıklı bir yaşamın temel unsurları olduğunu vurguluyor.
Yılbaşı günü BBC One’da ekrana gelen Wild London, Attenborough’nun son yıllardaki büyük doğa yapımlarına kıyasla kameralar önünde daha fazla yer aldığı bir çalışma. Belgeselde, doğayla kurduğu sıcak ve içten bağın hiç eksilmediğini bir kez daha gösteriyor.
Batı Londra’da bir çayırda avucuna aldığı minik bir tarla faresini nazikçe doğaya bırakırken yüzünde çocukça bir sevinç var. Ealing’de yeniden yuva kuran kunduzları izlerken, neredeyse nefesini tutuyor. Kuzey Londra’da gün batımında şezlongunun etrafında koşturan genç tilkileri seyrederken zaman sanki duruyor.
Belgeselin yönetmeni Joe Loncraine’e göre Attenborough, yaşıyla değil enerjisiyle şaşırtıyor:
“99 yaşında ama hâlâ çalışması en rahat ve en disiplinli televizyon sunucularından biri. Son derece profesyonel ve işi hızla tamamlıyor.”
Çekim ekibi, yaşı nedeniyle bazı sahnelerden vazgeçmeyi düşünmüş; ancak Attenborough’nun gönüllü tavrı, bütün önyargıları kısa sürede ortadan kaldırmış. Loncraine’in sözleri herşeyi özetliyor: “30’lu yaşlardaki sunucuların bile şikâyet ettiği şeyleri hiç sorun etmedi. Gerçekten olağanüstü bir tutkaya sahip.’’
Belgesel, izleyiciyi Doğa Tarihi Müzesi’nin koridorlarından parlamentonun çatılarına, Richmond Park’ın asırlık meşelerine kadar uzanan bir keşfe çıkarıyor. Ancak en unutulmaz anlar, Attenborough’nun hayvanlarla birebir temas ettiği sahneler: Bir tilkiyle göz göze geldiği an, bir doğan yavrusunu ellerinde tuttuğu saniyeler, bir kirpinin sessiz adımlarını izlediği karanlık bir bahçe…
Attenborough’nun hayvanlarla kurduğu bağ, kelimelerden çok sessizlikle anlatılıyor.
Belgeselde özel bir yer tutan konulardan biri de doğanın yeniden kente kazandırılması. Attenborough, çocukluğunda kunduzları korumak için mücadele eden doğa savunucularından ilham almıştı. Aradan geçen on yılların ardından, bugün Londra’da yeniden yaşam bulan kunduzları izlemek, onun için neredeyse bir mucize.
Kameraya dönerek söylediği sözler, belgeselin ruhunu özetliyor:
“Bir gün Londra’da vahşi kunduzları izleyeceğimi söyleselerdi, buna asla inanmazdım. Ama şimdi buradalar; sessizce, kimseyi rahatsız etmeden kendi hayatlarını sürdürüyorlar.”
















