CDP’nin (Carbon Disclosure Project), danışmanlık firması Oliver Wyman ile birlikte hazırladığı “Corporate Health Check 2026” raporu, çevresel liderliğin artık yalnızca bir sürdürülebilirlik hedefi değil; ölçülebilir finansal başarı ve rekabet üstünlüğü sağlayan stratejik bir unsur haline geldiğini gösteriyor. Rapora göre, çevresel etkilerini şeffaf biçimde açıklayan ve iklim ile doğa kaynaklı riskleri stratejik karar alma süreçlerine dahil
CDP’nin (Carbon Disclosure Project), danışmanlık firması Oliver Wyman ile birlikte hazırladığı “Corporate Health Check 2026” raporu, çevresel liderliğin artık yalnızca bir sürdürülebilirlik hedefi değil; ölçülebilir finansal başarı ve rekabet üstünlüğü sağlayan stratejik bir unsur haline geldiğini gösteriyor.
Rapora göre, çevresel etkilerini şeffaf biçimde açıklayan ve iklim ile doğa kaynaklı riskleri stratejik karar alma süreçlerine dahil eden şirketler yalnızca piyasa değerlerini yükseltmekle kalmıyor; yeni gelir fırsatları yaratıyor ve uzun vadeli dirençlerini de artırıyor.
CDP’ye veri paylaşan 22 bini aşkın şirket arasından 10.397’si detaylı incelemeye alındı. Bu grubun yalnızca %15’i, CDP’nin en üst düzeyi olan “liderlik” kategorisine girebildi. Veriler, lider şirketlerin sera gazı emisyonlarını yılda ortalama %4 oranında azalttığını ortaya koyarken, daha düşük performans sergileyen şirketlerde bu oranın %1’in altında kaldığını gösteriyor. Ayrıca lider kategorisindeki şirketlerin, iklim değişikliğiyle mücadele, su güvenliği ve ormansızlaşmanın önlenmesi gibi alanlardaki faaliyetleri sayesinde son 12 ayda toplam 218 milyar dolarlık çevresel fırsat geliri elde ettiği görülüyor.
Raporda öne çıkan en çarpıcı bulgulardan biri de, iklim performansı yüksek şirketlerin piyasa değerlerindeki artış. İncelenen 13 sektörün 7’sinde, iklim lideri olarak sınıflandırılan şirketlerin piyasa değeri artışının, düşük performans gösteren şirketlerle aynı ya da daha yüksek seviyede olduğu tespit edildi.
Özellikle gıda, tarım, biyoteknoloji, sağlık ve hazır giyim sektörlerinde, çevresel liderlik ile finansal performans arasında doğrudan bir paralellik olduğu dikkat çekiyor.
İklim kaynaklı fiziksel risklere ise raporda özellikle dikkat çekiliyor.
Rapor, çevresel liderliği mümkün kılan dört temel “kaldıraç” tanımlıyor:
1. İklim lideri olarak tanımlanan şirketlerin tamamı, yönetici primlerini çevresel hedeflerle ilişkilendiriyor.
2. Lider şirketlerin büyük çoğunluğu, risk değerlendirmelerini yalnızca kendi faaliyet alanlarıyla sınırlı tutmuyor; tedarik zincirlerini de kapsayacak şekilde risk analizleri yapıyor.
3. Lider şirketlerin yaklaşık yüzde 90’ı Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu geçiş planlarına sahip.
4. Tedarikçiler ve müşterilerle kurulan iş birlikleri, hem riskleri azaltıyor hem de inovasyonu teşvik ediyor.
Rapor, ülkeler arasında çevresel performans bakımından belirgin farklar olduğunu ortaya koyuyor. Japonya, iklim, su ve orman alanlarının tamamında lider şirket oranının %10’un üzerine çıktığı tek ülke olarak öne çıkıyor. Japon şirketlerin yalnızca son bir yıl içinde çevre bağlantılı alanlarda 76 milyar dolarlık yeni ekonomik değer yarattığı ifade ediliyor.
Buna karşılık ABD’de şirketlerin yalnızca %31’i yönetim ya da liderlik düzeyine ulaşıyor. Çin’de bu oran %54’e, Avrupa Birliği’nde ise %52’ye çıkıyor. Rapora göre, politika belirsizlikleri ve iklim politikalarında yaşanan geri adımlar, bu farklılıkların arkasındaki başlıca etkenler arasında yer alıyor.
Rapor, çevresel liderliğin artık yalnızca etik bir yükümlülük değil, doğrudan ekonomik değer yaratan bir stratejiye dönüştüğünü somut verilerle ortaya koyuyor. Bugün bu yönde yatırım yapan şirketlerin, yarının belirsiz ve risklerle dolu dünyasında ayakta kalma ve büyüme şanslarının çok daha yüksek olduğu belirtiliyor.
Kaynak:
















