2025 yılı, iklim krizinin etkilerinin yoğun biçimde hissedildiği bir dönem olurken; doğanın korunması adına önemli politika girişimlerine de sahne oldu. Yeni koruma alanları, güçlendirilen çevre yasaları ve emsal niteliğindeki mahkeme kararları, çoğu zaman manşetlere taşınmasa da küresel ölçekte kalıcı etkiler yaratabilecek gelişmeler olarak öne çıktı. 2025’te doğa koruma alanında öne çıkan politika kazanımlarını şöyle özetleyebiliriz: Denizlerin
2025 yılı, iklim krizinin etkilerinin yoğun biçimde hissedildiği bir dönem olurken; doğanın korunması adına önemli politika girişimlerine de sahne oldu. Yeni koruma alanları, güçlendirilen çevre yasaları ve emsal niteliğindeki mahkeme kararları, çoğu zaman manşetlere taşınmasa da küresel ölçekte kalıcı etkiler yaratabilecek gelişmeler olarak öne çıktı.
2025’te doğa koruma alanında öne çıkan politika kazanımlarını şöyle özetleyebiliriz:
Denizlerin koruma alanları genişledi
Yılın en somut ilerlemelerinden biri, deniz koruma alanlarının (Marine Protected Areas – MPA) genişletilmesi ve güçlendirilmesi oldu. 2022’de kabul edilen Kunming–Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi kapsamında ülkeler, 2030’a kadar kara ve denizlerin en az yüzde 30’unu koruma altına alma taahhüdünde bulundu. Ancak bugün okyanusların yalnızca yüzde 9,6’sı etkin biçimde korunuyor. Bununla birlikte eylülde yürürlüğe giren Açık Denizler Antlaşması bu açığın kapatılmasında kritik bir eşik olarak değerlendiriliyor.
2025 boyunca Avustralya, Arjantin, Portekiz, Kolombiya, İspanya ve Pakistan başta olmak üzere birçok ülke yeni deniz koruma alanları ilan etti. Fransız Polinezyası ise dünyanın en büyük deniz koruma alanını oluşturdu. Bilimsel çalışmalar, tam koruma sağlanan alanlarda endüstriyel balıkçılığın neredeyse tamamen ortadan kalktığını ortaya koyarak bu politikaların sahada karşılık bulduğunu gösterdi.
Karasal ekosistemler için kritik adımlar
Karada da benzer bir hareketlilik yaşandı. Küresel ölçekte kara alanlarının yüzde 17,6’sı korunuyor olsa da, bu yılki açıklamalar “30’a 30” hedefine doğru ivmenin arttığını gösteriyor.
Kolombiya, temas kurulmamış yerli toplulukları korumaya yönelik geniş bir alan ilan ederek uluslararası ölçekte dikkat çekti. Bir milyon hektardan büyük alanı kapsayan bu statü, her türlü ekonomik faaliyeti ve zorla insan temasını yasaklayarak Yuri-Passé halkını ve zengin biyolojik çeşitliliği güvence altına alıyor.
Kolombiya aynı zamanda Amazon Havzası’nda bir ilke imza atarak Amazon biyomunun tamamını doğal kaynak rezervi ilan eden ilk ülke oldu. Ülke topraklarının yüzde 43’ünü kapsayan rezervde yeni petrol ve büyük ölçekli madencilik projeleri yasaklandı.
Mayıs ayında Kırgızistan, mevcut koruma alanlarını birbirine bağlayan ve toplam 1,2 milyon hektarlık bir alanı kapsayan yeni bir ekolojik koridor açıkladı. Bilimsel veriler, bu tür bağlantıların ekosistemlerin etkin korunması için hayati önemde olduğunu ortaya koyuyor.
Avustralya’da ise nesli tehlike altındaki koalalara adanmış dünyanın ilk koruma alanı olacak Büyük Koala Ulusal Parkı planı duyuruldu. Öneri, 176 bin hektarlık kamu ormanını mevcut koruma alanlarıyla birleştirerek geniş bir koala yaşam alanı oluşturmayı hedefliyor.
En iddialı taahhütlerden biri de Surinam’dan geldi. Ülke, tropikal ormanlarının yüzde 90’ını koruma altına alma sözü verdi.
Çevre politikalarında yeni açılımlar
2025’te ilerleme yalnızca yeni koruma alanlarıyla sınırlı kalmadı. Bazı ülkeler biyoçeşitlilik taahhütlerinden geri adım atarken, bazıları çevresel adalet ve yerli haklarını merkeze alan yenilikçi politikalar benimsedi.
Yeni Zelanda’da alınan önemli bir yargı kararıyla bir dağ silsilesine “tüzel kişilik” statüsü verildi. Böylece alan, bireylerle aynı hak ve yükümlülüklere sahip oldu. Daha önce “Mount Egmont” olarak bilinen dağın adı da Māori dilindeki özgün ismi Taranaki Maunga olarak resmileştirildi.
Benzer girişimler başka ülkelerde de gündemde: Birleşik Krallık’ta doğaya bütünüyle hukuki haklar tanınmasını öngören bir yasa tasarısı hazırlanırken, Paris Belediyesi Seine Nehri’ne tüzel kişilik verilmesi çağrısında bulundu.
ABD’nin Kaliforniya eyaletinde 19 bin hektardan fazla arazinin Yurok kabilesine iade edilmesi, hem yerli hakları hem de ekosistem restorasyonu açısından dönüm noktası olarak değerlendirildi.
COP30 beklentilerin altında kalsa da bazı önemli taahhütler ortaya çıktı. Hükümetler, 2030’a kadar yerli halkların 160 milyon hektarlık arazi üzerindeki mülkiyet haklarını tanımayı ve önümüzdeki beş yılda bu alanların korunması için 1,8 milyar dolarlık finansman sağlamayı kabul etti. Tropikal ormanları ayakta tutan ülkelere kalıcı finansman sağlamayı amaçlayan ‘’Tropikal Ormanlar Sürekli Finansman Mekanizması’’ da hayata geçirildi.
Siyasi iradenin yetersiz kaldığı durumlarda ise çevre savunucuları yargıya başvurdu.
Uluslararası Adalet Divanı, temmuz ayında yayımladığı emsal bir danışma görüşü çerçevesinde, hükümetlerin sera gazı emisyonları nedeniyle uluslararası hukuk kapsamında sorumlu tutulabileceğine hükmetti. Deniz seviyesinin yükselmesinden en çok etkilenen Pasifik ada ülkelerinden hukuk öğrencileri ve aktivistlerin girişimiyle alınan bağlayıcı olmayan karar, ülkeler arasında iklim değişikliği temelli davaların önünü açtı.
Ulusal düzeyde de dikkat çekici kararlar alındı. Nepal Yüksek Mahkemesi, koruma alanlarında inşaata izin veren 2024 tarihli yasayı anayasaya aykırı bularak iptal etti. Endonezya’da ise tartışmalı bir çinko-kurşun madeninin çevre izni, deprem riski nedeniyle iptal edildi. Yetkililer, kararın “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı” açısından önemli bir emsal oluşturduğunu vurguladı.
2025, tüm zorluklara rağmen, doğa için hukuki ve politik zeminde önemli kazanımların elde edildiği bir yıl olarak kayda geçti.
Kaynak:
https://earth.us3.list-manage.com/track/click?u=01326b3db2cbfb01105b88a5d&id=de241cd8fe&e=7fe4053e85














