Genel Yayın Yönetmeni

Selin Babacan

Editörler

Beyza Nur Seyhan
Dilek Koyuncu
Sıla Kararoğlu

Adres

Cumhuriyet Caddesi, El Irak Apt. 165/5 Harbiye 34373 İstanbul
T: +90 212 219 29 71
UNESCO koruma alanları gezegenin can damarları

Çevresel kayıpların giderek hızlandığı ve etkilerinin daha görünür hale geldiği bir dünyada, UNESCO’nun yayımladığı yeni bir rapor nadir rastlanan bir umut ışığı sunuyor. 1970’lerden bu yana yaban hayatı yüzde 73 gibi çarpıcı bir oranda azalırken, Birleşmiş Milletler’in bilim ve kültür ajansına bağlı koruma alanlarında yaşam direnmeye devam ediyor.

Küresel Jeoparkların sislerle kaplı zirvelerinden Dünya Mirası kapsamındaki mercan resiflerinin büyüleyici su altı dünyasına kadar uzanan bu alanlar, yalnızca doğal güzellikleri korumakla kalmıyor; aynı zamanda gezegenin yaşamsal işleyişini sürdüren kritik sistemler olarak görev yapıyor. 

“UNESCO Tarafından Belirlenen Alanlarda İnsan ve Doğa” başlıklı rapor, UNESCO’nun tüm koruma ağını ilk kez tek ve bütüncül bir yapı olarak ele alıyor. Çin ve Hindistan’ın toplam yüzölçümünden daha büyük, 13 milyon kilometrekareyi aşan bu 2.260 noktadan oluşan ağ, doğayı korumanın aslında insanlığın geleceğini korumak anlamına geldiğini açıkça ortaya koyuyor.

Ortaya konan veriler son derece çarpıcı.Bu alanlar, Dünya üzerindeki kayıt altına alınmış türlerin yüzde 60’ından fazlasına ev sahipliği yapıyor. Daha da önemlisi, bu bölgelerde yaşayan her 10 türden 4’ü dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmuyor. Dolayısıyla bu habitatların yok olması durumunda, bu türler geri dönülmez biçimde yok olacak.

UNESCO Genel Direktörü Khaled El-Enany, bulguları şöyle açıklıyor:

“Sonuçlar çok net: UNESCO alanları hem doğa hem de insanlar için somut fayda sağlıyor. Bu alanlarda topluluklar gelişiyor, insanlığın mirası korunuyor ve dünyanın diğer bölgelerinde gerileyen biyoçeşitlilik burada varlığını sürdürüyor.”

Bu alanlar, yalnızca canlı çeşitliliğini korumakla kalmıyor; aynı zamanda iklim değişikliğiyle mücadelede de kritik bir rol oynuyor. Yaklaşık 240 gigaton karbon depolayan bu ekosistemler, mevcut küresel emisyonların yaklaşık 20 yıllık toplamına eşdeğer bir kapasiteye sahip.

Eğer bu doğal sistemler zarar görür veya yok edilirse, depolanan karbon atmosfere salınarak iklim krizini daha da derinleştirecek ve küresel hedefleri ulaşılmaz hale getirecek “karbon bombası” etkisi yaratabilir.

Korumanın insan boyutu

Raporun en dikkat çekici noktalarından biri de bu alanların ıssız doğa parçaları olmadığı gerçeği. UNESCO alanları, yaklaşık 900 milyon insanın yaşadığı canlı ve dinamik ekosistemler; bu da dünya nüfusunun yaklaşık onda birine eşdeğer.

Bu bölgeler aynı zamanda kültürel çeşitliliğin de merkezleri. 1.000’den fazla dil bu alanlarda kayıt altına alınmış durumda ve alanların dörtte biri Yerli Halkların topraklarıyla örtüşüyor.

Afrika ve Latin Amerika’da bu oran neredeyse yüzde 50’ye ulaşıyor. Raporun verdiği mesaj net: Doğayı korumak, onu binlerce yıldır koruyan insanlarla birlikte mümkün.

Ekonomik açıdan da koruma altındaki alanların önemi büyük. Küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 10’u bu bölgelerde veya çevresinde üretiliyor. Bu da doğa koruma ile ekonomik kalkınmanın bir arada ilerleyebileceğini gösteriyor.

Ancak rapor, umut verici tabloya rağmen ciddi bir uyarı da içeriyor: Bu “can damarları” giderek zayıflıyor. UNESCO alanlarının yaklaşık yüzde 90’ı yoğun çevresel baskı altında. Son 10 yılda yangın ve sel gibi iklim kaynaklı afetlerde yüzde 40’lık bir artış yaşandı.

Uzmanlara göre, 2050 yılına gelindiğinde her dört UNESCO alanından biri geri dönüşü zor bir “eşik noktasına” ulaşabilir. Bu senaryoda buzullar tamamen yok olabilir, mercan resifleri çökerbilir, ormanlar ise karbon tutan sistemler olmaktan çıkıp karbon salan alanlara dönüşebilir.

Yine de umut tamamen kaybolmuş değil. Rapora göre, küresel sıcaklık artışında önlenecek her bir derece, yüzyılın sonuna kadar ciddi bozulma riski altındaki alan sayısını yarıya indirebilir.

UNESCO, bu nedenle küresel ölçekte daha güçlü ve kararlı adımlar atılması çağrısında bulunuyor. Hükümetlerin bu alanları yalnızca turistik cazibe merkezleri olarak değil, stratejik öneme sahip varlıklar olarak görmesi gerektiğini vurguluyor.

Önerilen yol haritasına göre; zarar görmüş ekosistemlerin onarılması, göç eden türleri korumak için sınır ötesi iş birliklerinin güçlendirilmesi ve en önemlisi Yerli Halklar ile yerel toplulukların sürecin merkezine yerleştirilmesi gerekiyor.

UNESCO’ya göre, bugün bu alanlara yapılacak yatırım yalnızca doğayı değil, insanlığın ortak geleceğini korumak anlamına geliyor. 

Kaynak:

https://news.us15.list-manage.com/track/click?u=372753f560ef60c400f1a4f3f&id=f3f251301b&e=8b42edf312