Amerika’nın ulusal anlatısında kadınların yok sayılmasına duyulan öfke, 1970’lerde kitlesel bir harekete dönüştü. Bu tepki, bugün her yıl mart ayında kutlanan Women’s History Month doğuşuna zemin hazırladı.
1980’lerden bu yana Amerika Birleşik Devletleri genelinde mart ayında kutlanan Kadın Tarihi Ayı’nın kökleri feminist hareketin iş ve eğitimde eşit hak talebine dayanıyor. Bu taleplerin en güçlü şekilde dile getirildiği anlardan biri, 26 Ağustos 1970’te New York sokaklarını dolduran Strike for Equality yürüyüşüydü. Kadınlar yalnızca ekonomik ve sosyal haklar için değil, tarihte hak ettikleri yer için de ses yükseltiyordu.
Kadınlar her zaman tarihin bir parçasıydı. Ancak yüzyıllar boyunca bu katkılar büyük ölçüde görmezden gelindi. Erken dönem tarih kitaplarında kadınlara ya hiç yer verilmedi ya da yalnızca kraliçeler gibi güçlü figürler üzerinden sınırlı anlatılar sunuldu. Neredeyse tamamı erkeklerden oluşan tarihçiler, geçmişi “büyük adam” teorisi çerçevesinden yorumladı; bu yaklaşıma göre tarihi şekillendiren esas güç, erkek kahramanlardı.
20. yüzyıla gelindiğinde bu yaklaşım sorgulanmaya başlandı. Kadın tarihinin akademik bir disiplin olarak ortaya çıkması, kadınların başarılarının görünür kılınması yönündeki çabalar ve üniversitelerde eşit temsil talebi yeni bir dönemin kapısını araladı. ABD’de bu sürecin somut sonucu, kadınların hak ettiği yeri almasını amaçlayan tarihçilerin öncülüğünde başlatılan Ulusal Kadın Tarihi Ayı oldu.
Akademide kadın tarihinin yükselişi
20. yüzyılın ortalarında güç kazanan kadın hakları hareketi, “büyük adam” anlatısına açıkça meydan okudu. 19. yüzyılda cinsiyetleri nedeniyle akademiden dışlanan kadın tarihçilerin ardından, bir grup feminist tarihçi geçmişteki kadınların izini sürmeye başladı.
Kadınların mektupları, günlükleri ve kişisel arşivleri uzun süre tarihçilerin radarına girmemişti. Toplumsal, siyasal ve bilimsel katkıları büyük ölçüde görmezden geliniyordu. Yine de bazı öncü isimler vardı: Amerikalı kadınların tarihsel öznesini ele alan eserler kaleme alan Mary Beard ve 1959 tarihli Century of Struggle adlı çalışmasıyla ABD’de kadınlara oy hakkı mücadelesini kapsamlı biçimde inceleyen Eleanor Flexner bu isimler arasında öne çıktı.
Kadın özgürleşme hareketi güç kazandıkça, tarih kitaplarında kadın hikayelerinin yokluğu daha görünür hale geldi.
New York’un Yonkers kentindeki Sarah Lawrence College’da görev yapan tarihçi Gerda Lerner ise bu dönüşümün simge isimlerinden biri oldu. Lerner, 1993’te verdiği demeçte bu durumu şöyle özetliyordu: “Derslerimde bana, insanlığın yarısının tüm önemli işleri yaptığı, diğer yarısının ise hiç var olmadığı bir dünya anlatıldı. Oysa benim deneyimlediğim dünya bu değildi.’’
Lerner, 1960’ların sonunda kadın tarihi dersleri vermeye başladı ve daha sonra ülkedeki ilk kadın tarihi yüksek lisans programının kurulmasına katkı sağladı. Bu öncü akademisyenler, hem sıradan hem de dikkat çekici kadınların izini sürerek ırk, cinsellik ve ataerkillik gibi konuları gündeme taşıdı; kadınların siyaset, bilim ve diğer alanlardaki katkılarının önemini vurguladı. Başlangıçta “bir telefon kulübesine sığabilecek kadar” az olan bu grup, büyüyen kadın özgürleşme hareketinden güç aldı.
1970’lerde Kaliforniya’daki Sonoma State Üniversitesi’nin kadın çalışmaları programından mezun olan eğitimci Molly Murphy MacGregor da benzer sorular soruyordu. Görev yaptığı lisede yöneticiler, “yeterli materyal yok” gerekçesiyle kadın tarihi dersini iptal etmesi için baskı yapmıştı. Mevcut ders kitapları ise kadınların oy hakkını 1920’de Kongre’nin verdiğini belirtmekle yetiniyor, bu hakkı kazanmak için mücadele eden öncü süfrajetlerin çabalarından söz etmiyordu.
MacGregor yıllar sonra bu durumu şöyle hatırladı: “Amerika Birleşik Devletleri’nde kadınların tarihi sanki görünmez mürekkeple yazılmış gibiydi.”
1970’lerin sonlarında MacGregor, Amerikan kadınlarının siyaset, çevre aktivizmi ve kölelik karşıtı hareket gibi alanlardaki tarihini anlatan bir sunum hazırladı.
Ancak yerel okullarda bulunan sınırlı sayıdaki kadın tarihi kitabının neredeyse hiç okunmadığını öğrenmesi, onu daha sistemli bir adım atmaya yöneltti. Sonoma County Kadının Statüsü Komisyonu’na katılan MacGregor ve arkadaşları, önce Kadın Tarihi Haftası’nı başlattı; ardından mart ayının resmen Kadın Tarihi Ayı olarak tanınması için Kongre nezdinde lobi faaliyetleri yürüttü.
Sonuçta, 1980’lerden itibaren her mart ayında kutlanmaya başlanan Kadın Tarihi Ayı, yalnızca bir anma etkinliği değil; tarih yazımında silinmiş, bastırılmış ya da küçümsenmiş kadın hikayelerinin yeniden görünür kılınmasının simgesi haline geldi.
Günümüzde bu ay, geçmişte ‘’görünmez mürekkeple’’ yazıldığı düşünülen kadın tarihinin kalın harflerle yeniden yazılmasının bir ifadesi olarak kabul ediliyor.